Siz kitapları nasıl okursunuz? Ben kitapları okurken, genelde yanımda bir kalemim olur. Beni etkileyen yerlerin altını çizerim, yazarın sevdiğim sevmediğim görüşlerine yorumlarda bulunurum. Çok iyi bir hafızam olduğunu söyleyemem. O yüzden bu şekilde kitap okumak bana iyi geliyor. O kitaba yıllar sonra baktığımda da; bir zamanlar beni hangi düşüncelerin, hangi duyguların etkilediğini görmek hoşuma gidiyor.
Bugün size Don Miguel Ruiz’in “Dört Anlaşma” adlı kitabından bahsedeceğim. Bu kitaba zaman zaman bakar, anlaşmaları tekrar okurum, altını çizdiğim yerleri gözden geçiririm. Bugün de sizinle anlaşmalara bakalım istedim. Bakalım siz nasıl bulacaksınız anlaşmaları?
1-Kullandığınız sözcükleri özenle seçin
-“Sözcükler sizin yaratma gücünüzdür ve bu güç birden fazla yönde kullanılabilir. Bir yön; sözün harika bir hikayeyi, bu dünyadaki kişisel cennetinizi yarattığı kusursuzluktur. Diğer yön, sözün çevrenizde ne varsa yıkarak kişisel cehenneminizi yarattığı onun kötüye kullanımıdır.
-Mutluluğunuz size bağlıdır ve sözü nasıl kullandığınızla ilintilidir. Eğer birine kızıp, sözü ona duygusal zehir yollamakta kullanıyorsanız, dışarıdan sanki sözü ona sarf etmişsiniz gibi görünse de, aslında kendinize karşı kullanmış olursunuz.
-Kullandığın sözcükleri özenle seç, aslında sözün gücünü asla kendine karşı kullanma demektir. Sözünüz özenliyse, asla kendinize ihanet etmezsiniz.
-Kendi hayat hikayenizin yaratıcısı olduğunuzu hatırlayın. Sözü doğru kulllandığınızda, yaratabileceğiniz kendi hikayenizi düşünün.
-Söz saf sihirdir ve birinci anlaşmayı benimsediğinizde, sihir hayatınıza girer. Niyet ve arzularınız kolay gelir, çünkü karşı koyma yoktur, korku yoktur, yalnızca sevgi vardır. Huzurlusunuzdur ve her yönden özgür ve hoşnut bir hayat yaratırsınız.”
Açıkçası kitabın belirttiği "cennet, cehennem, kusursuz" gibi tanımlamaları abartılı buluyorum ancak yazarın belirttiği, sözleri özenle seçme konusunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Gün içinde neler dediğimizin ne kadar farkındayız?
İçimizde neler hissediyoruz, dışarıya nasıl mesajlar yansıtıyoruz?
Başkalarını eleştirirken, biz nasıl konuşuyoruz?
Çok dikkatli miyiz sözlerimizi kullanırken?
Olumsuz cümlelerle başlayan bir gün, olumlu bir hale gelebiliyor mu?
Ben bu soruları sordum ister istemez kendime. Karamsar olabileceğimiz çok konu var etrafımızda, var ama kendi yapabileceklerimiz de var. Düşününce çıkıyor ortaya.
Mesela, benim gibi sabah insanı olmayan bir kişinin, güne olumsuz cümlelerle başlaması çok olası, öte yandan, "yaa dur bakalım, niye hemen enseyi karartıyorsun, iyi bişiler var bu doğan günde, biraz gör etrafını, müziğini tak, yürü mesela, harekete geç" demek de mümkün. Bunu diyip, farkına vardığında, zaten bir uyanış başlıyor içinde. Kendini bulunduğun olumsuz ruh durumundan kurtarıp, kelimelerin yardımıyla rotayı farklı bir yola çevirmeye başladığında, hayattaki akış da değişmeye başlıyor. Çevrendeki insanlara özenli sözlerle konuştuğunda, onlar da sana özenli sözlerle cevap vermeye çalışıyor.
Çok somut gelmeyebilir belki anlattıklarım ama kişinin kendi hayatında uyguladığında ortaya çıkıyor değişiklikler... Kolay bir süreç değil, gene de denemeye değer diye düşünüyorum.
2-Hiçbir şeyi kişisel algılamayın!
-“Algıladığınız ne varsa, hepsi sizin inanç sisteminizden filtre ediliyor.
-Eğer hayatınızdan, kendinize dair inançlarınızdan hoşlanmıyorsanız, onu değiştirebilecek tek insan
sizsiniz.
-İnsanlar kendi dünyalarında, kendi filmlerinde, kendi hikayelerinde yaşar. Tüm inançlarının yatırımını, o hikayeye yapmışlardır ve o hikaye onlara göre gerçektir. Ancak görece bir gerçektir çünkü size göre gerçek o değildir. Sizin adınıza yargıladıkları, kendi yaratmış oldukları bir karakterdir. İnsanların hakkınızda düşündükleri ne varsa, aslında onlardaki siz imgesi üzerine kuruludur, o imge siz değilsiniz.
-Sizin hikayenizle ilgilenecek tek kişi, sadece sizsiniz. Bu farkındalık her şeyi değiştirir.
-Tüm insanların kendi alemlerinde, kendi filmlerinde, kendi düşlerinde yaşadıklarını bir kez anladığınızda, ikinci anlaşma saf sağduyudur.”
İnsan sadece kendi hikayesinin başrol oyuncusu olduğu gerçeğini kabul ederse ve çevresindeki insanların hikayeleri için hep yardımcı oyuncu olacağını bilirse, içindeki çatışmalar büyük ölçüde azalıyor. Ben ne yapmaya çalışırsam çalışayım, karşımdaki insan beni kendi hikayesi üzerinden tanımlayacak, benim hikayem üzerinden değil. O yüzden başkasının ne düşündüğü çok da önemli olmamalı benim için, önemli olan, benim kendi hakkımda ne düşündüğüm...
Yazarken görüyorum ki, aslında bu anlaşmaları ifade etmeye çalışmak çok da kolay değil. Çünkü kitaplardan alıntılar yapıyorum, kendi yorumlarımı yazıyorum ama dediğim gibi, ben kendi algıladıklarımı yazıyorum, herkes kendi için farklı şeyler algılayacaktır bu anlaşmalarda.
3-Varsayımda Bulunmayın.
-“Varsayımlar başa bela açar, zira çoğu gerçek değil, kurgudur. Büyük varsayımlarımızdan birisi, sanal gerçekliğimizde ne varsa, tümünü hakikat sanmaktır.
-Varsayımlarda bulunarak, onları kişisel olarak üzerimize almak, bu dünyadaki cehennemin başlangıç noktasıdır. Hemen tüm uyuşmazlıklarımız buna dayalıdır, nedenini anlamak ise zor değildir. Varsayımlar kendimize söylediğimiz yalanlardan başka birşey değildir.
-Varsayım yapmayı ancak soru sormakla bırakabiliriz. Sormak ve açıklık getirmek daima daha iyidir.
-Varsayımda bulunmadığımızda, dikkatimizi neyin hakikat olduğuna dair düşüncemize değil, hakikate odaklayabiliriz. O zaman hayatı görmek istediğimiz gibi değil, olduğu gibi görürüz.”
Bu anlaşmanın en çok beğendiğim yanı; varsayımlarla başka bir alemde yaşamak yerine, soru sorarak kişiyi gerçeklerle karşılaştırmaya yönlendirmesi oldu. Kafada; acaba böyle mi demek istedi, yoksa şunu mu kastetti gibi yeni senaryolar üretmek yerine, işin doğrusu neyse, onun üzerinde konuşup, netleşmek en güzeli.
4-Daima Yapabildiğinin En İyisini Yap
-“İlk 3 anlaşmayı uygulamak zor, hatta imkansız bile gelebilir. İnanın bana, hiç imkansız değil. Ama zor olduğunu kabul ediyorum çünkü aslında yaptığımız, bunun tam aksi. Hayatımız boyunca kafamızın içindeki sesi dinlemeyi biliriz. Ancak bir de 4. anlaşma var ki, o kolay. Her şeyi mümkün kılan, işte bu anlaşma: Daima yapabildiğinin en iyisini yap. Elinizden geleni yaparsınız, olur biter. Ne az ne fazla; sadece yapabileceğinizin en iyisi. Yapıverin. Eyleme geçin. Eyleme geçmeden en iyisi yapılamaz ki.
-Anlaşmaların birini tutmayı başaramazsanız, yenileyin. Yarın yeniden başlayın ve ertesi gün tekrar. Sürekli uygulayın. Her gün daha kolay gelecek. Yapabileceğinizin en iyisini yapmanızın sonucunda, sözleri özenle seçmemek, olayları kişisel algılamak ve varsayımda bulunmak zamanla zayıflayıp seyrekleşecektir. Alışkanlıklarınızı değiştirmek için harekete geçerseniz, böyle olacaktır.
-Kendinize tamamen dürüst olacak, hikayenizi nasıl yazdığınızla ilgili gerçeği görecek cesaretiniz var mı?”
Bu anlaşmanın en sevdiğim yanı; "gayret göster, sonra da yapıver. " demesi oldu. Zaman zaman kendim dahil, çoğu insanda yapmak istedikleriyle ilgili genel bir erteleme, bir eyleme geçememe durumu gözlemliyorum. Mükemmeliyetçi yaklaşım ne demekse, hani çoğumuz, birşey olacaksa tam olsun, şusu da olsun, busu da olsun, ondan sonra yapacağım gibi bir yaklaşım içindeyiz ya, ondan bahsediyorum. O yüzden de hep bir beklenti durumu var. Birinin gelip bizi sihirli değnekle eyleme geçireceği de yok. Bunu da biliyoruz aslında…
E o halde ne bekliyoruz? Yapalım, gitsinJ. Çünkü eylem, içinde yeni hediyeler barındırıyor. Hayatın kendine göre bir planı var, biz üzerimize düşeni yapalım ve sonra hayatın mucizelerine kendimizi bırakalım diyorum…
Yazının başında, kitaptaki bazı tanımlamaları abartılı bulduğumu söylemiştim ancak yazının sonunda, ben de “mucize” gibi bir tanım kullandım. FarkındayımJ Bu kelimeyi özenle seçtim. Zira; bu hayatta her bireyin bir mucize olduğunu düşünüyorum. Anlaşmaları dikkate alarak yaşadığımızda ise, hayatın diğer mucizelerine çok daha fazla tanık olabileceğimize inanıyorum.
Anlaşmaları sevdiyseniz, kolaylıkla ve sebatla uygulamanızı temenni ederim.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, esen kalın…
Füsun Sağlam Göksel
Executive Coach, PCC